Sosyal Paylaşım

İstanbul, Sen, Ben ve Yalanlar…

Bir akşam üstü Poyraz’ın melodisi eşliğinde vapurları seyretmek, erguvanların arasından süzülen gün ışığında derin bir of çekerek yorgunluk atmak, bu karışık kenti uzaktan seyrederken çayın yanında gramajı eksik İstanbul simidi ile dalıp gitmek uzaklara, yasal bir klavyenin başında düşünmek tüm bunları ve tatlı tatlı tebessüm etmek ben kimi kandırıyorum diye…..

istanbulİstanbul da yaşam; maratoncuların yaşamı ile eş değerde bir kavramdır, sabah işe koşarsınız trafik vardır eviniz ile iş yeriniz arasında Anadolu da iki il arası kadar mesafe 3 saatte gidemezsiniz, akşam olur yine aynı trafik aynı keşmekeş, yağmur yağar durur, kaza olur durur, başbakan gelir durur, rüzgar eser durur, İstanbul trafiği nadiren ilerler. Günün 8 saatini iş yerinde 4 ile 6 saatini yolda, kalan bir zaman olursa evinizde çocuklarınızla geçirirsiniz, kaldı ki İstanbul da yaşayıp işe gidip gelmek dışında boğazı görmeyen on binlerin yanında birde boğazı hiç lokma göremeyen on binler vardır, Ya da boğazın kenarında bir çay içmeyen yüz binler, ama sonuçta ikametgah da İstanbul yazar yarı aç yarı tok İstanbul…

Tüm bu hengamenin ortasında komşusunun bırakın ismini cismini dahi bilmeyen bizler ve bir yakadan diğerine halasını bile görmeye gitmekten imtina eden yozlaşan bizler de varız…

Öz olarak telli raflar da sakladığımız kültürümüzü özlemle yad etmek ve havalandırarak güve kurtarma operasyonları dahilinde için yer yer dışarı çıkarsak da mevcut ortamı gören bu öz kültür ardına bile bakmadan kaçmaktadır.

Metropol havası içerisine zorlama metotlar ile soktuğumuz bu kentin değil, tüm ülkenin bu lut kavmine çevrilmiş hali, hali hazırda yürek yaksa da bu çevrimin en büyük gerekçesi de aynada ki yansımamızdır. Bu yansımanın en belirgin halini yaşadığımız bu yalancı kentin içerisinde ki tüm ahlaksızların içerisinde ahlayan vahlayan bizlerin olduğunu kabullenememekte ön belirgin ve en takdire şayan niteliğimizdir.

Herkesin bildiği bu gerçekleri bir bir yazmaktan imtina eden ben sadece bir tokat atmak istedim ben dahil tüh adem oğullarına.

Belirginleşen bu sosyal ahlaksızlığın içerisinde ki o yalancı masumiyetimiz yok mu… ahhh en çok da bu masumiyet güldürüyor beni.

Bakmak ile görmek arasındaki ince farkın yaşamakla inanmak arasında olduğunu görememeyi de kabullenmiyoruz. Aslında bizler fert olarak mükemmeliz de; oluşturduğumuz bu toplum neden bu denli sapık bunu anlama işini halen İsviçreli bilim adamları bile çözememişler.

Aslında İstanbul’dan başlayarak İsviçreye kadar getirdiğimiz bu mevzunun derinlik ölçüsü oldukça gazla ise de; bu derinlik mevzusu çok sığ sularda ki piksel piksel ekranların soytarıları arasında boşa kürek çektiriliyor.

Zaten hali hazırda mevcut ülkemin bakiyesi gün gün eksilirken ve her eve bir acı düşüp binlerce parçaya ayrılırken alışkanlık haline getirdiğimiz Şahadet kavramı bu kadar basite indirgenmişken bu özlükten üveyliğe terfi eden kültürümüz içinde kayıp ilanı vermenin bile vakti geçmiştir.

Ya özümüze dönüp bir olacağız…
Ya batıya dönüp batacağız…

Ercüment BAYRAMOĞLU
Biortam.com Yazarı



Yorum Yap

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YUKARI